Suriye İç Savaşı sonrası Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri göç ve güvenlik üzerinden bir değerlendirme
Dosyalar
Tarih
Yazarlar
Dergi Başlığı
Dergi ISSN
Cilt Başlığı
Yayıncı
Erişim Hakkı
Özet
Güvenlik kavramı, her ne kadar köklü bir geçmişe sahip olsa da uluslararası sistemde üzerinde mutabakata varılmış, kesin bir tanım bulunmamaktadır. Bu durum güvenlik kavramının disiplinlerarası bağlamda ele alınması, analize dâhil edilen aktörlerin çeşitlenmesi ve kullanılan parametrelerin niteliğiyle doğrudan ilişkili olmasından kaynaklanmaktadır. Uzun yıllar uluslararası ilişkilerde hâkim paradigma olan Realist yaklaşım, güvenlik olgusunu devletin varlığını tehdit eden askeri unsurlarla sınırlı biçimde ele almıştır. Ancak Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte ortaya çıkan siyasal ve toplumsal dönüşümler, güvenliği yalnızca devlet merkezli bir anlayışla ele almanın analitik açıdan yetersiz olduğunu göstermiştir. Bu bağlamda güvenlik çalışmalarında birey, toplum, sosyal, kültürel ve ekonomik faktörler gibi unsurların da dikkate alınması gerektiğini savunan yeni yaklaşımlar önem kazanmıştır. Bu dönüşüm, özellikle Suriye göçü gibi geleneksel olmayan tehditlerin uluslararası ilişkilerde merkezi bir konuma gelmesiyle daha da belirginleşmiştir. Güvenlik alanına çok boyutlu perspektif kazandıran ve söz konusu yeni yaklaşımların en önemli savunucusu Kopenhag Okulu'dur. Kopenhag Okulu'nun önde gelen temsilcilerinden Barry Buzan ve Ole Waever tarafından geliştirilen 'güvenlikleştirme teorisi', belirli bir olgunun tehdit olarak algılanması, bu tehdidin söylemler aracılığıyla toplumsal/siyasal alanda inşa edilmesi ve söz konusu algının, olağan siyasal sürecin dışına çıkarılarak alınacak olağanüstü tedbirleri meşrulaştırma işlevi görmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Söz konusu teori kapsamında Kopenhag Okulu'nun üzerinde önemle durduğu konulardan biri de göç olmuştur. Özellikle 1990'lı yıllardan itibaren göçün güvenlik kapsamında ele alınmaya başlanmasıyla birlikte ulus devletler açısından göç, güvenlik politikalarının oluşturulmasında önemli bir etken haline gelmiştir. Buradan hareketle bu çalışma, göçün normal bir politika meselesi olmaktan çıkarılıp olağanüstü önlemleri gerektiren bir güvenlik tehdidi olarak nasıl kurgulandığını analiz edecektir. Uluslararası sistemde, İkinci Dünya Savaşı'ndan beri görülen en büyük göç hareketi, Arap Baharı'nın etkisiyle 2011 yılında Suriye'de başlayan iç savaş neticesinde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu durum sadece Orta Doğu coğrafyasını değil tüm uluslararası sistemi derinden etkilemiştir. Bu etkinin en fazla hissedildiği alanlardan biri, çalışma konusunu oluşturan Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri olmuştur. Bu bağlamda Suriye iç savaşı sonrası dönemde Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri göç ve güvenlik parametreleri üzerinden yeniden tanımlanmıştır. Bu çalışma, güvenlikleştirme teorisini kullanarak Suriye iç savaşı sonrası Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini göç ve güvenlik ekseninde incelemektedir. Çalışmanın temel argümanı, Suriye kaynaklı kitlesel göçün, hem Türkiye hem de Avrupa Birliği tarafından bir güvenlik tehdidi olarak algılanmasının ve bu yönde söylemlerle işlenmesinin, geleneksel iş birliği kanallarını zayıflatarak ilişkileri bir krize sürüklemesidir. Bu kapsamda, mülteci meselesinin Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerinin geleceği için oluşturduğu yeni güvenlik riskleri ve bunların yaratacağı muhtemel sonuçlar değerlendirilmektedir.
Although the concept of security has a long-standing background, there is no universally agreed and precise definition within the international system. This is due to the fact that security is addressed in an interdisciplinary context, shaped by the variety of actors included in the analysis, and influenced by the nature of the parameters employed. For many years, the dominant paradigm in international relations, the Realist approach, treated security narrowly, limiting it to military factors that threatened the survival of the state. However, the political and social transformations following the end of the Cold War demonstrated that analyzing security solely from a state-centric perspective was analytically insufficient. In this regard, new approaches that emphasize the importance of incorporating individuals, societies, as well as social, cultural, and economic factors into security studies have gained prominence. This transformation became even more evident with the emergence of non-traditional threats, such as the Syrian migration, which have assumed a central role in international relations. One of the most influential schools of thought that introduced a multidimensional perspective to the field of security is the Copenhagen School. The "securitization theory," developed by leading figures of the Copenhagen School, Barry Buzan and Ole Wæver, defines securitization as the process through which a particular phenomenon is perceived as a threat, constructed discursively in social and political spheres, and legitimized as requiring extraordinary measures that lie outside normal political procedures. Within the framework of this theory, migration has been one of the key issues emphasized by the Copenhagen School. Especially since the 1990s, as migration began to be addressed within the context of security, it has become a significant factor in shaping the security policies of nation-states. Building on this, the present study seeks to analyze how migration is constructed not merely as an ordinary policy issue but as a security threat necessitating extraordinary measures. The largest migration movement observed in the international system since the Second World War emerged as a result of the Syrian civil war, which began in 2011 in the wake of the Arab Spring. This development has deeply affected not only the Middle East but also the entire international system. One of the areas most profoundly impacted has been Turkey-European Union relations, which constitute the focus of this study. In this context, the post-Syrian civil war period has seen Turkey–EU relations redefined through the parameters of migration and security. This study employs securitization theory to examine Turkey–European Union relations in the post-Syrian civil war period within the nexus of migration and security. The central argument of the study is that the mass migration originating from Syria, perceived and constructed as a security threat by both Turkey and the European Union, has weakened traditional channels of cooperation and driven bilateral relations into crisis. Within this framework, the study evaluates the new security risks posed by the refugee issue for the future of Turkey–EU relations and the possible outcomes it may generate.










